19/06/2026 Cuma Köşe yazarı V.T
Günâhlardan ve çirkin işlerden korunmak için
"Kusursuz kılınan bir namaz, insanı pis,
çirkin işleri işlemekten korur."
Konyalı Behçet Efendi Osmanlı âlim ve velîlerindendir. 1727
(H.1140) senesinde Konya'da doğdu. Bursa'ya giderek hem Kâdiriyye, hem de
Nakşibendiyye yolunun büyüklerinden olan Seyyid Burhâneddîn Mehmed Efendinin
talebesi oldu. Ondan Nakşibendiyye, Kâdiriyye, Sühreverdiyye, Çeştiyye
tarîkatlarında icâzet, diploma aldı.
Sultan 2. Mahmûd Han zamanında İstanbul’a davet edilerek
Selîmiye Câmii Nakşibendiyye dergâhına şeyh tâyin edildi. Burada tefsîr, hadîs,
Mesnevî-i Şerîf ve İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektubât'ını okuturdu.
Sohbetlerine devlet adamları, âlimler katılırdı. Bir sohbetinde Mektubât'tan şu
kısmı okudu:
(Amâl-i sâliha), İslâmın beş rüknü, direğidir. İslâmın bu beş
temelini, bir kimse hakkı ile, kusursuz yaparsa, Cehennemden kurtulması
kuvvetle umulur. Çünkü bunlar, aslında sâlih işler olup, insanı günâhlardan ve
çirkin şeyleri yapmaktan korur. Nitekim, Ankebût sûresi, kırkbeşinci âyetinde
meâlen, (Kusursuz kılınan bir namaz, insanı pis, çirkin işleri işlemekten
korur) buyuruldu. Bir insana, İslâmın beş şartını yerine getirmek nasip olursa,
nîmetlerin şükrünü yapmış olur. Şükrü yapınca, Cehennem azâbından kurtulmuş
olur. Çünkü, Nisâ sûresi, yüzkırkaltıncı âyetinde meâlen, (Îman eder ve
şükrederseniz, azap yapmam) buyuruldu. O hâlde, İslâmın beş şartını yerine
getirmeye cân ve gönülden çalışmalıdır...
Bu beş arasında bedenle yapılacakların en önemlisi, namazdır ki,
dînin direğidir. Namazın edeplerinden bir edebi kaçırmayarak kılmaya gayret
etmelidir. Namaz tamâm kılınabildi ise, İslâmın esas ve büyük temeli kurulmuş
olur. Cehennemden kurtaran sağlam ip yakalanmış olur. Allahü teâlâ, hepimize
doğru dürüst namaz kılmak nasip eylesin!
Namaza dururken, (Allahü ekber) demek, (Allahü teâlânın, hiçbir
mahlûkun ibâdetine muhtaç olmadığını, her bakımdan hiçbir şeye ihtiyacı
olmadığını, insanların namazlarının, Ona Faydası olmayacağını) bildirmektedir.
Namaz içindeki tekbîrler ise, (Allahü teâlâya karşı yakışır bir ibâdet yapmaya
liyâkat ve gücümüz olmadığını) gösterir. Rükü'deki tesbîhlerde de, bu mânâ
bulunduğu için, rükü'den sonra, tekbîr emrolunmadı. Hâlbuki, secde
tesbîhlerinden sonra emrolundu. Çünkü, secde tevâzu ve aşağılığın en ziyâdesi
ve zıllet ve küçüklüğün son derecesi olduğundan, bunu yapınca, hakkı ile, tâm
ibâdet etmiş sanılır.