12/03/2026 Perşembe Köşe yazarı A.U
"Sultânın benimle ne işi olur?"
Halîfe Hârun Reşid, bir akşam üzeri vezîriyle birlikte Fudayl
bin İyâd hazretlerinin kapısını çaldılar.
O, içeriden sordu:
"Kimsiniz?"
Vezîr seslendi:
"Sultânımız seni ziyârete geldi. Kapıyı aç ki, kendisini
daha fazla bekletmeyelim" dedi.
Hazret-i Fudayl;
"Sultânın
benimle işi olmaz, benim de sultânla hiç işim olmaz, lütfen meşgul
etmeyin!" dedi.
Halîfenin hoşuna gitti.
Vezîrin kulağına eğilip;
"Aradığım,
işte budur" dedi.
Ancak kapı açılmıyordu.
Vezîr, seslendi yine:
"Ey Fudayl! Aç kapıyı!"
Hazret-i Fudayl;
"Ben
açmam. Ama siz zorla girecekseniz, onu bilemem” dedi.
Yaşlı annesi;
"Aç
oğlum" deyince açtı.
Onlar girince kandili söndürüp;
"Gözüm,
dünyâ ehli birini görmesin" buyurdu.
O, "dünyâ Sultânı"ydı.
Bu, "gönüller Sultânı."
Hârun Reşid;
"Ey Fudayl! Bir nasîhatini almak için kapına geldim"
dedi.
Hazret-i Fudayl, onun elini tutup; “Ne
yumuşak el, bâri Cehennemde yanmasa" buyurdu.
Hârun Reşid ağladı!
O, sözüne devâmla;
"Ey
Hârun! Sen milletin Sultânısın. Ama bilesin ki, asıl Sultanlık, kendi nefsine
Sultân olabilmektir” buyurdu.